Eleni’yle Yazışmalar

 

Korkmaz: İnsan gerçekten istediği bir şeyi yapmak için ne zaman geç kalmış sayılır, ne zaman önüne gelene boyun eğmeli ve olduğu gibi kabul etmelidir?

Eleni: Bunu düşündüm uzun uzun. Sanırım sadece ölüme boyun eğebiliriz, olduğu gibi kabul edebiliriz. Boyun eğmek hiçbir insan için mümkün değil. Dışavurumu farklı görünse bile mümkün değil. Çünkü doğal değil. Tevekkül dinin tanrıdan sonraki en büyük yalanıdır bana göre. Ömür boyu tepkisiz kalıp sonsuz bir itaat gösterebilirsin ama bunu sadece gösterebilirsin. Yaşayamazsın.

Korkmaz: Başka bir bakış açısı olsun: Aslında her şeye boyun eğiyoruz. Herkes ve her şey eğiyor. Her şeyi olduğu gibi kabul ediyoruz ve zaten başka türlüsü mümkün değil. Tanrı ve diğer saçmalıklardan tamamen bağımsız. Her şeyin nesnel olarak bir varoluşu var ve bundan başka türlüsü mümkün değil. Diğer her türlü algı bir tür yanılsamadan ibaret.

*

*

Eleni: İnsanların bilinçaltlarıyla ilgili yorum yapanları sonsuz kendini bilmez buluyorum. Bana göre kendi bilinçaltımızla ilgili yorum yapmak bile hadsizlik. Hele ki bir insan evladı “ben onun bilinçaltında yatanı biliyorum” benzeri bir cümle kurarsa kanım donuyor. Aslına bakarsan insanları söyledikleri ve yaptıkları şeyler dışında yargılamaya da karşıyım. Bu bilinçaltı yargılamasının yanında hiç kalır ama olsun. Mesela “ben salağım” dedim. “Salaktır” deyip devam etmeli karşımdaki. “Aslında değildir de şöyle düşünüyordur” dememeli. Ne bileyim bize son derece ikiyüzlü gelen bir şey düşün. Patronuna “ne muhteşemsiniz, ne zekisiniz” diyen bir adam. Bu noktada aslında “böyle düşünmüyor, yalakalık yapıyor” demek “ikiyüzlü” demek bir çeşit iç ikiyüzlülük. Şöyle diyebiliriz: “bence patron embesilin teki, bu adam nasıl böyle diyebiliyor ki?” Ama diyebiliyor ki diye yargılayabiliriz ancak. Düşünebiliyor ki diye yargılayamayız. Tam anlatamıyorum. Elma elmadır. Kurtludur, tazedir, çürüktür, güzeldir ama elmadır. Bu aslında armut ama elma gibi duruyor demeyiz hiç. İnsanlar da böyle. Kendini nasıl gösteriyorsa, yansıtıyorsa, algılatıyorsa bir adim bile öteye gitmeden içine girmeye çalışmadan kabul etmeliyiz diye düşünüyorum. O görünüşe ve algılayışına göre o adamı beğenmeyebilirsin. Buna karşılık yapacağın tek şey uzak durmak olmalı. İnsanları ve toplumları ilgilendiren bariz yalanlardan, dolandırıcılıklardan bahsetmiyorum. Son derece kişisel bir şeyden bahsediyorum. Sana dair, bana dair. Sıradan günlük hayattaki komplo teorileri. Boşuna düşündüğümüz her şey yani. Yahu yalaka olmak isteyemez miyim? Dışarıda başımı kapatıp merdiven altında her önüme gelenle oynaşmak isteyemez miyim? Aptal adamın tekine iltifatlar yağdırıp egosunu şişirmek isteyemez miyim? Yaşasın yalakalık ve ikiyüzlülük özgürlüğü! Yaptığın şeylerin hesabını gerçekte yalnızca kendine verirsin. Biz kimiz ki başkalarına hesap soruyoruz? Kendi hesabımızı tutamadan. Bir çeşit yalınlaşmaktan bahsetmeye çalışıyorum. Bu konuda daha önce hiçbir şey okumadığımdan tam anlatamıyorum galiba. Sen de bir düşünsen ve yardımcı olsan çok sevinirim.

Korkmaz: Böyle düşünmene sevindim. Kendi ne diyorsa odur, değil mi? Aksini okuyabildiğini düşünsen bile kişinin söylediğini kabul etmeli, doğru saymalısın. Hem de gerçekten doğru saymalısın, rol değil. Salağım dediysen salaksın demektir, seni senden daha iyi tanıdığımı, bildiği iddia etmem nasıl bir kendini bilmezliktir? Patronuna yalaklanan adam en azından o an için öyle düşünüyordur ve bunun ardındaki motifler bizi ilgilendirmemeli. Evet, uzak durmaktır ama bu türden bir uzak durmak kendi içinde farklı bir yargılama süreci barındırmıyor mu? Haklısın, bu bir özgürlük olarak değerlendirilebilir. İnsan öteki türlüsünü, yani yalaka olmamayı, dürüst ve tutarlı olmayı seçebilir ama sadece kendi için seçebilir. Diğerleri için değil. Demek istediğini gayet iyi anlıyorum. Cidden, özellikle Ankara’ya geldiğimden beri yaşadığım için anlıyorum. Bu çeşit bit yalınlaşma yanında farklı düzeyde bir yalıtılmayı da getiriyor.

*

*

Eleni: Neden kötü şeyler düşünmek konusunda bu kadar başarılıyım diye düşündüm dun gece. Diğerlerine kızıyorum bu konuda. Ama ben hepsinden daha iyiyim. Galiba yaşım gereği yaygara kopartmadığım için belli olmuyor. Tek farkım bu. Sen de başarılısın bu konuda. Sanki düşündüğümüz kötü şeyler başımıza geldiğinde  -benim çoğu zaman geliyor- mutlu olacağız. İyi, güzel şeyler düşünmek, hareket gerektiriyor. Az ya da çok. Çoğunlukla kendin ve başkaları için güzel şeyler hayal edersen bir köşede oturup sabaha kadar sigara içemezsin. Yapamazsın. Çalışman, okuman gerekir. İyi bulduğun her neyse buna inandığın ölçüde çalışman, uğraşman gerekir. Oysa kötü düşünmek müthiş rahat. Bunalıma girmek de öyle.

Korkmaz: Hayır. Aslında kötü düşünmek, bunalım daha zor. Zor ve uğraştırıcı, tüketici. Zaten bu kadar başarılı olmamızın sebebi bu, uğraştırması, tüketmesi. Böyle olmasak oluşacak boşluğu bir düşünsene, ne yapardık? Her şey güzel, bir problem yok. Böyle bir durumda gündelik tavırlarımızda bile bir boşluk, bir anlamsızlık olurdu gibi geliyor. Bir diğer nokta da bu ruh hali ve düşünce şeklinin fazlasıyla tanıdık, alışıldık olması. Çok bize ait. Öteki türlüsü öylesi yabancı geliyor ki, zor olduğuna dair bahaneler üretiyoruz. Düşünsene: Neşeli ve problemsiz bir hayat, sürekli her şeye gülüyorsun, genel bir mutluluk hali var ve hayata umutla bakıyorsun, gelecekten ve insanlardan güzel şeyler bekliyorsun. Son cümleyi okurken aklına gelen olumsuz sıfat sayısını düşünsene. Çok yabancı.

*

*

Eleni: Yıllar önce bir televizyon programında depresyondaki insanlardan bahseden -nadir olarak karşımıza çıkan- akıllı bir psikolog görmüştüm. Depresyondaki bir adama “haydi kalk, atla, zıpla, hayat güzel, hareket et, sinemaya git” vs. demenin ne kadar anlamsız olduğundan bahsetti. Bu insanı çamura saplanmış bir araba gibi düşünün dedi. Ne kadar çok hareket ederse (daha doğrusu etmeye çalışırsa, çünkü hiçbir zaman yol alamayacaktır) daha dibe gideceğini, en akıllıca olanın belirsiz bir zamanda çamurun kurumasını beklemek olduğunu anlattı. Çok hoşuma gitmişti. Şimdilerde bunu düşünüyorum. Çamur kendiliğinden kurumaz ki. Arabadan dışarı bir sıvı akışı olmasa bile kurumaz. Yağmur yağar, köpek işer, … Böyle bir durgunlukta kendimizi temizleyebileceğimiz bir yaşantımız yok ki. Depresyona girdiğimizde, her şeyi durdurup, babaannemizin deniz kenarındaki yazlığında kitap okuyup bohem bir hayat sürerek kendimizi dinlemiyoruz. Yabancı filmlerdeki gibi değil hiçbir şey. Tam tersine bizi bunaltan, daraltan, çamura saplayan her ne varsa onlarla birlikte yaşamaya devam ediyoruz.

*

*

Korkmaz: … bir şey de ben ekleyeyim. İnsanlar tanrıya inanıyor. Yaptıklarının bir karşılığı var, onları bilen, gören birileri var, yani toplamda tek başlarına değiller. Kimse yoksa büyük adam/kadın var(benim çocukken hayal ettiğim tanrı kadındı). Bunu geçiyorum.

Belli düzeyde de olsa milliyetçi insanların çoğu. Bu bir tür birliktelik hissi yaratıyor olmalı. Yani kendi gibi insanlar var ve bununla övünüyor (kavramın ırka dayalı kısmını konuyla alakasızlığından dolayı yok sayıyorum), kendini yalıtılmışlıktan kurtarıyor. Veya kendiyle ilgili sevdiği şeyleri diğerlerine atfediyor ve aynı şeyi yapıyor. Milliyetçilik deme, geleneksellik de. Şu noktada aynı işleve sahip. Bunu da geçiyorum.

Tüketim önemli bir eylem bir çoğu için. Kendini bu yolla da ifade edebiliyor insan ve bu duyulduğunda düşünülen kadar absürt ve yaygın olmaktan uzak bir durum değil aslında. Bu şekilde yine bir topluluğa, bir kesime ait oluyorsun. Bunu da geçiyorum.

İnsanlar değer vermek, sevmek, âşık olmakla mülkiyet kavramını temelden iç içe geçiriyorlar. Onlar için sevmek, değer vermek ve mutluluk; sahip olmak ve ait olmakla iç içe.

Böyle onlarca şey sayabilirim, insanlar bir başına kalmaktan(fiziksel ve psikolojik olarak), yalıtılmışlıktan kaçıyorlar. Ama saymayacağım, bunu da insan okuyacak sonuçta.

Asıl noktaya geliyorum. Ben(biz diye yazmıştım ilk, sonra fazla cüretkâr geldi, sen sonradan eklersin belki) bunların hiçbirine inanmıyorum; asla milliyetçi değilim, toplumsal saçmalıkların hiçbirine zerre değer vermiyorum. Sevgiyi mülkiyetle bağdaştıramıyorum (bu yeni bir keşif aslında benim için). İnsanlar sahip olmadan da sevebilmeli. Ait olmadan da mutlu olabilmeli. Birini sevmek diğerlerinden yabancılaştırmamalı. Ya da var olan yabancılığın düzeyini değiştirmemeli en azından. Bunların hiçbirini kendim için geçerli göremiyorum. Sonuçta kendimi neye ve nasıl ait hissedebilirim ben? Ya da yalıtılmışlıktan nasıl kaçabilirim? Yalnızlık bir öznitelikmiş gibi geliyor bana, bu yüzden yanımda birileri olsa, biriyle birlikte olsam bile sanki “insanlarla dolu bir yalnızlık” yaşıyormuş gibi hissediyorum. Bu böyleyken yalnız olmamak mümkün mü?

“Böyle onlarca şey sayabilirim, insanlar bir başına kalmaktan(fiziksel ve psikolojik olarak), yalıtılmışlıktan kaçıyorlar” demiştim, bu bir niyet ya da bilinçaltı okuma çabası değildi. Bebekken, çocukken yalnız kalınca niye ağlarız? Bu niye en büyük korkumuzdur? Demem o ki, belki de güdüsel bir şey bu kaçış. Tehlikeden kaçmak gibi. Bu güdüselliğe, kaçış duygusuna, her neyse ona, insan olarak sahipken ancak bundan kurtulacak enstrümanların hepsini çürütmüş/dışlamış/yok etmişken, nasıl sıradan, normal ve mutlu olabilir insan?

Yayınlandı: on Şubat 22, 2012 at 00:27  Yorum yapın  

Tezer Özlü – Yaşamın Ucuna Yolculuk

Tezer Özlü Kopukluk. Yaşamdan, insanlardan, geçmişten kopukluk. Gelecekle de hiçbir ilgisizlik. Şimdi burada durgunluktayım. Mutsuz değilim. Mutlu olmak ya da mutsuz olmak bilmiyorum.

Her sözü, insanın kendisi için söylediğine inanıyorsun. Her söylenen söz, bir biçimde insanın kendini onaylaması. Karşısındakine bir şey anlatmak istese de gene kendi gerçeğini, bilmişliğini ya da doğru algılayışını kanıtlamak için söylenen sözler. Bir bedenin üzerinde dolaşan her el, kendi bedenini okşamak istercesine dolaşıyor öteki beden üzerinde.

Her düşünce, her konuşma kendi kendine olmak demektir. Bir şeyi bir insanla bölüşmek gene kendi kendinle bölüşmek demektir. Bir insanla sevişmek, gene kendi kendinle sevişmek demektir. Birisiyle birlikte olmak, yalnız olmak demektir.

Yaşamı gitmek olarak algılıyorum. Sürekli gitmek istemek de, bir yerde, hiçbir yerde olmak istemek değil mi? Olabileceğim bir yer kaldı mı? Hiçbir yerdeyim.

Her zaman yabancı insanlar bize dostlarımızdan daha çok sunan, veren kişiler. Öyleyse yaşamımızı neden yalnız yabancılar arasında geçirmiyoruz? Hiçbir beklenti olmadan, hiçbir yük olmadan ya da insanın kendine mutluluk dediği kısa anlardan yoksun. Tüm duyguların en güzeli duygusuzluk, öyle bir duygusuzluk ki, insanın tüm dünyayı ve tüm insanları kucaklayabileceği duygusuzluğun duygusu.

Yabancısı olmadığım bir tek olgu var. O da kendi varoluşum. Belki tek mutluluğum bu. Tek bağlantım. Kendimi kavrayamazsam tüm varoluşum yitmiş demektir.

Özlediğim tepelere bakıyorum. Her tepe benim değil mi? Her toprak. Her insan. Her insan ben değil miyim? Her insan kendi sevgisini taşımıyor mu? O halde neden ilişkileri bir tek insanda toplamak? Alışılagelmiş ilişkilere karşı çıktığın an, insanı yadırgıyorlar. Toplum dışı bırakmak için tüm çabalarını harcıyorlar. Toplum dedikleri kitlenin bir aradaki dayanılmaz yabancılaşmasını sanki kimse algılamıyor. Aklımı ellerinizden kurtardım. Geçti. Ben gökyüzümün altında, topraklarımın üzerinde olacağım. Toprakların dümdüz ve sonsuz ufku boyunca sürekli gideceğim.

İnsanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiçbir değeri yok ki. Bırakıyorsun insan onları kendiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. İçgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım.

Yayınlandı: on Nisan 11, 2011 at 20:49  Yorumlar (3)  

Nietzsche

Nietzsche Varoluşumuz ve çelişkileri nasıl ele alınabilir? İnsan kendini aldatmaya neden bu denli hazırdır? Bu sorulara cevap ararken; ahlaka, sanata, insana ve elbette din ve tanrı kavramlarına yaklaşımları göz önüne alındığında, Nietzsche bir karşı çıkışın filozofudur.

Ona göre mevcut tüm değerlerin kaynağı güç istencidir.Yaşam güce dair bir istençtir. Yapılan her eylemin ardında bir güç istenci vardır. Her canlı kendi gücünü çoğaltmaya çalışır. Evlenmek, çocuk yapmak da başta olmak üzere her insan eylemi bunun sonucudur.

İyiye ve kötüye dair her şey insan yaratımıdır ve her yaratma idimi ilk önce bir yıkma eğilimidir. Kendi varlığını kazanabilmek, geçmişten getirdiği kişiliğini yok etmekle mümkündür.

Din üretilmiş en büyük sanat yapıtıdır. Ahlak ise bireydeki sürü içgüdüsüdür. Yaşam, tek ve bütüncül bir ahlaka sığmayacak denli çeşitlidir. Yaptığı şu benzetme anlamlıdır: “En büyük değerlerimiz bir gün bir oyuncağın bir yetişkine göründüğü gibi görünecektir.” Ahlak kendi varlığını ahlaksızlıklara borçludur.  Her yasak bir şeyleri saklar ve kendi hakikatini korur. Tapılacak hiçbir hakikat yoktur.

Üst insan, eylemini dışarıdan değil, kendi istencinden alan insan tipidir. Güçlü insanın davranış ve eğilimleri tepkisel değildir, kendinden doğar. Varoluşun en soylu ussallığı, insanın kendine evet demesidir.

Sanat, rasyonelin dışında bir eylem alanıdır ve halk dalkavukluğu değildir. Sanat onlara sorgulamalarını sağlayabilecek, düşünce sistemlerini değiştirecek bir şeyler verir.

Mutluluğa inanmak aptallıktır, gerçek olan mutsuzluktur.

Yayınlandı: on Aralık 28, 2010 at 22:34  Yorumlar (2)  

Jean-Paul Sartre – Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir

Dostoyevsky şöyle yazmıştı: “Şayet tanrı olmasaydı, her şey mübah olurdu”; ve varoluşçuluk için hareket noktası  budur. Şayet tanrı yok ise, davranışlarımızı meşrulaştırabilecek değerlere veya buyruklara da sahip değiliz. Dolayısıyla, ne önümüzde, ne ardımızda, aydınlık bir değerler alanı, meşrulaştırma veya mazur gösterme vasıtaları vardır. Mazeretsiz, özürsüz bir başımıza terkedilmiş haldeyiz. İnsan özgür olmaya mahkumdur. Mahkumdur, çünkü, kendisini yaratmadığı için, ama yine de serbesti içinde olduğundan ve bu dünyaya fırlatıldığı andan itibaren yaptığı her şeyden sorumlu olduğu için.

Varoluşçu tutkunun gücüne inanmaz. Hiçbir zaman büyük bir tutkuyu, insanın tıpkı kaderle olduğu gibi, önüne geçilmez bir şekilde belli eylemlere sürüklendiği taşkın bir sel olarak görmez. O insanın tutkusundan sorumlu olduğunu düşünür. Bir varoluşçu bir insanın yeryüzünde yolunu bulması için önüne lütfedillip bırakılmış bir işaretten yardım bulacağını da düşünmez: çünkü o insanın nasıl seçiyorsa işareti de kendi yorumlayacağını düşünür. Her türden hiçbir yardım ya da dayanak olmaksızın her insanın her an insanı bulmaya, keşfetmeye mahkum olduğunu düşünür.

Varoluşçuluk bir sekincilik felsefesi olarak kabul edilemez, çünkü o insanı yapıp ettikleriyle tanımlıyor; varoluşçuluk kötümser bir insan tasviri olarak da görülemez, çünkü hiçbir öğreti daha iyimser olamaz, insanın kaderi insanın kendisine bırakılır. İnsanı eylemekten alıkoymaya, onun cesaretini kırmaya dönük bir teşebbüs de değildir, çünkü varoluşçuluk insana der ki, yapıp edeceklerinin dışında bir başka hiçbir şeyde umut yok, insanın yaşamasına izin verecek bir şey varsa, bu da onun yapıp edecekleridir.

Kendisini bir gerçeğe sıkı sıkıya bağlamayan herhangi bir olasılıklar öğretisi hiçlikte kaybolur gider. Muhtemel olanı tanımlamak için gerçeğe sahip olmak gerekir.

“Sizin değerleriniz ciddi değil, çünkü onları siz kendiniz seçiyorsunuz.” Bunun için sadece şunu söyleyebilirim: “Böyle olmasına bende üzgünüm; fakat Baba Tanrı’yı dışladığımda, değerleri icat etmesi gereken birisinin bulunması gerekir.” Şeyleri gerçekte nasılsalar o şekilde kabul etmeliyiz. Ve ayrıca değerleri biz icat ediyoruz demek, şundan ne eksik ne fazla bir şey demektir; hayatta hiçbir anlamda önceden belirleniş yoktur. Hayat yaşanıncaya dek hiçbir şeydir; fakat onu anlamlandırmak size düşen bir iştir, ve onun değeri sizin seçtiğiniz anlamdan başka bir şey değildir.

Hümanizm sözcüğünün birbirinden oldukça farklı iki anlamı vardır. Bir tarafından bakıldığında, hümanizm sözcüğünden insanı kendinde amaç olarak yücelten ve onu yüce bir değer olarak savunan bir teori anlaşılabilir. Bu, belli insanların en seçkin eylemlerine göre insana değer atfedilebileceğinin kabul edilmesi demektir. Bir insanın, insan üzerine böyle bir yargıda bulunması kabul edilemezdir. Varoluşçuluk bu türden her türlü yargıya karşı kapılarını kapar: bir varoluşçu insanı asla kendinde amaç olarak düşünmez, çünkü insan daha belirlenecektir.

Fakat sözcüğün bir başka anlamı daha vardır ve bu onun temel anlamıdır: İnsan her zaman kendisinin dışındadır: o kendisini kendisinin ötesine fırlatarak ve orada kaybederek insanı var kılar, ve diğer taraftan böyle aşkın hedefleri takip ederek de kendisini var kılabilir. İnsan böyle kendi kendini aşma olduğundan, ve sadece kendi kendini aşma ile ilişki içerisinde kavrayabileceğinden onun kendisi kendi aşkınlığının merkezi ve nirengi noktasıdır. Demek oluyor ki, insan evreninin, insani öznelliğin dünyası dışında başka bir evren yoktur. İnsanı kurucu vasfıyla aşkınlığın öznellikle bu ilişkisine, işte buna varoluşçu hümanizm diyoruz. Bu hümanizmdir, çünkü bi insana kendisi dışında hiçbir yasa koyucunun olmadığını hatırlatıyoruz; bu şekilde terkedilmiş olduğundan, kendisini belirlemesi gerekenin yine kendisi olduğunu söylüyoruz.

Varoluşçuluk tutarlı bir ateist pozisyonu sonuna kadar götürme çabasından başka bir şey değildir.

Yayınlandı: on Kasım 27, 2010 at 21:54  Yorum yapın  

Jacqueline du Pré

Jacqueline du PréJacqueline du Pré dünyaca ünlü İngiliz çellisttir. Gelmiş geçmiş en iyi çellistlerden sayılmaktadır. Çello ile 4 yaşında tanışmış, küçük yaştan itibaren ünlü isimlerden ders almış ve 42 yıl süren kısa yaşamı sırasında(1945-1987) enstrümana adeta can vermiştir.

Bilgi için; Vikipedi , Resmi Sitesi

Dinlemek için: Fizy

Yayınlandı: on Temmuz 15, 2010 at 21:14  Yorumlar (2)  

Baziers Katliamı

Kılıçlarından kan damlayan Kuzeyli Baronlar, zırhlarını şakırdatarak geldiler, Başpapaz Arnaud Amaury’nin huzurunda diz vurup sordular:

- Kathar sapkınları çoluk çocuk Baziers Katedraline sığınmış. Onları korumak isteyen dini bütün halk, Katoliğiyle, Yahudisiyle aralarına karışmış. Tanrı’nın kullarını şeytana tapanlardan nasıl ayıracağız peder?

Katharlar üstüne haçlı seferini Roma adına yöneten Başpapaz yanıtladı:

- Hepsini öldürün! Tanrı kendi kullarını ayırır.

Baziers Katliamı, 22 Temmuz 1209

(Mine Saulnier’in “Gülün Öteki Adı” isimli eserinden alıntıdır.)

Yayınlandı: on Haziran 29, 2010 at 21:32  Yorumlar (2)  

Arthur Schopenhauer – Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine

Arthur SchopenhauerSeçkinlik ve sıradanlığın analizi, kafalarını sadece iradelerinin emellerinin bir hizmetkârı olarak kullananlar ile kafanın sadece kendi hizmetinde kullanılması gerektiğini söyleyecek cesarete sahip ender bulunan kimseleri ayırarak başlar. Bu kişiler dünyanın gerçek soylu ve asilzadeleridir. Bunlarda bir tür akıl fazlası vardır ve güzel sanatlar, fikir ve felsefe alanında üretilen eserler de bu akıl fazlasına dayanır.

Deha, çifte akla sahip bir kişidir; biri kendi için ve iradesinin hizmetinde; diğeri ise nesnel bir şekilde algılayıp kavradığı dünyanın aynası haline geldiği için dünyanın hizmetinde. Sıradan insanın ise sadece bir aklı vardır ve dehanın nesnel aklına karşılık olarak buna da öznel akıl denebilir. Bu akıl ne kadar keskin olursa olsun asla dehanın çifte aklıyla boy ölçüşemez.

Bu çifte akıl çoğu zaman iradenin hizmetine engel olacaktır; bu dehanın günlük hayat içinde gözlenebilen yeteneksizliğini açıklar. Ayrıca dehayı özel bir biçimde belirleyen şey ister kör ister keskin olsun, kendisinde, her zaman sıradan basit kafalarda karşılaşılan hesaplı kitaplı, temkinli ihtiyatlı ruh halinden eser bulunmamasıdır. Ancak büyük kafalar da küçüklere düşkünlük gösterirler; çünkü büyüklükleri diğerlerinin küçüklükleri sayesinde görünür hale gelir. Zira her şey izafidir.

Beynin vücudun geri kalanından farklı, korunaklı bir biçimde en tepede, kafatasının içinde görece bağımsız olarak yer alması, büyük zihinsel kabiliyeti olan kişilerin herkes için ortak olan hayattan ayrı olarak, ikinci bir hayat, zihinsel bir hayat sürmesiyle benzeşmektedir.

Bilginler dâhi değildir, onlar ancak bildiklerini, yani başkasından öğrendiklerini öğretirler; deha ise öğrettiklerini kimseden öğrenmemiştir. Bir nesnenin aynada yansımasıyla, dünyanın bir dâhinin zihninde yansıması benzetilebilir. Ancak dehanın bu noktada en temel ayırt edici özelliği tikelde tümeli görmesidir; sıradan insan tikelde ancak tikeli görebilir.

Dehanın ulaştığı bilgi, iradeden ve her türlü istençten arınmıştır. Dehanın uyanışı, aklın bir an için iradenin hizmetinden kurtulup, bütünüyle, yalnız ve kendi isteğiyle etkin hale gelmesiyle özgürleşmesinden başka bir şey değildir. Akıl o zaman en yüce saflığa ulaşır ve dünyanın saf aynası haline gelir.

Çoğunlukla deha ile birlikte var olan melankoliyse, aklın yaşama iradesini parlak bir şekilde aydınlatarak içinde bulunduğu durumun sefalet ve perişanlığını net bir şekilde ortaya koymasından kaynaklanır.

Deha doğası gereği iradenin hizmetinde olmalıdır, ancak kendini bundan kurtarmış ve kendi amacı peşinden gitmektedir. Çünkü deha, hiç bir iradenin hizmeti için gerekli olamayacak kadar sıra dışı, gerçek bir zekâ taşkınlığına dayanır. Bu taşkınlık sayesinde irade karşısında üstünlük kazanır ve kendini iradenin hizmetinden kurtararak özgürce etkinlikte bulunur. Dolayısıyla deha kendi kaderine sadakatsiz hale gelmiş olan bir akıldır; onunla bağlantılı olan zarar ve sakıncalar da buna dayanır. Dehanın eserlerinin kaynağı da budur.

Dehanın eserlerinin ayırt edici özelliklerinden ikisi, yararsızlık ve kazanç getirmezliktir. Bu eserler faydalı amaca hizmet etmezler ve bu onların soyluluğunu gösterir. Diğer bütün eserler sadece hayatı idame ettirmekle ya da rahata ermekle ilgilidir, faydalı amaca hizmet eder.

Sanat eseri ancak hayal gücü aracılığıyla etkili olabilir. Sanat eseri düş gücünü heyecanlandırıp harekete geçirmelidir. Bu estetik etkinin koşuludur ve tüm güzel sanatların temel kuralıdır. Sanat eseriyle doğrudan doğruya duyulan her şey değil, hayal gücünü doğru yola sevk etmek için gerekli olan kadarı verilebilir. Hepsini, biçimi, rengi aynı zamanda sunan ve hayal gücünü devre dışı bırakan şey estetik etki bırakmaz ve gerçek bir güzel sanatlar eseri değildir. Sanatın amacı dünyanın idealarının bilgisinin gelişmesine yardımcı olmaktır.(İdea sözcüğü Plâtoncu anlamda kullanılmıştır, Schopenhauer’ın bu kelime için kabul ettiği yegâne anlam da budur.)

Öğrendikleri için kendi tecrübelerinden başka hiç bir kaynağı olmayan bir insanın durumunda, kavramlar soyutlamayla, sezgisel kavrayışlardan ortaya çıkar. Suni eğitim tarzındaysa bunun tersi söz konusudur. Başka insanların söyledikleri dinlenerek zihinler basmakalıp fikirlerle doldurulur. Bu eğitimse yolunu şaşırmış bireyler ortaya çıkaracaktır.

Önce kavram ve fikirleri, sonra sezgisel kavrayışları elde etmek zihnin doğal gelişimine aykırıdır. Kişinin kendi ayırt etme yetilerini geliştirerek ona kendi kendine düşünmeyi ve değerlendirmeyi öğretmek yerine öğretmen, onun bütün enerjisini, zihnini başka insanların hazır düşünceleriyle doldurmak için kullanmaktadır. Bu şiire kafiyesini yazarak başlamaya benzer.

Seçkinlik ve sıradanlık kendini insanların yüzlerinde gösterir. Ki sıradan insanların, kayda değer bir eser meydana getirmiş, seçkin kişileri görme istek ve ihtiyacı da buradan doğar. İnsanın yüzü bir hiyerogliftir. Ve şüphesiz okunmaya elverişlidir, hatta onun bütün harflerini hazır halde yanımızda taşırız. İnsanın yüzü söylediklerinden daha fazlasını anlatır; çünkü o, bütün düşünce, özlem ve acılarının sicilidir.

Yayınlandı: on Haziran 28, 2010 at 21:22  Yorum yapın  

Arthur Schopenhauer – Aşka ve Kadınlara Dair, Aşkın Metafiziği

Arthur Schopenhauer Arthur Schopenhauer Alman bir filozoftur. 1788-1860 arasında yaşamıştır. Goethe ile bir dönem dost olduğu bilinen Schopenhauer’ın, bu yazar dışında Eflatun ve Kant’tan etkilendiği söylenebilir. Felsefesinin Kant idealizmine ve hint filozoflarına  dayandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Nietzsche üzerindeki etkisi sebebiyle adının gölgede kaldığı söylenebilir. Nietzsche dışında etkilediği büyük filozof ve düşünce insanlarından bazıları; Freud, Jung, Einstein, Tolstoy, Wagner ve Sartre olarak sıralanabilir. Felsefesinin ilkesel kavramları istenç, irade ve kötümserlik olarak görülebilir. Karamsar ve kinci bir düşünce yapısı geliştirirken, akla kuşkuyla yaklaşmıştır. Dünyanın ve yaşamın özü iradedir ve irade bir zorunluluk olarak doğada ortaya çıkar. Fikirlerindeki karamsarlığın bu noktada ortaya çıktığı söylenebilir. Ona göre mutlu bir yaşam olanaksızdır, insan istencin köleliğinden kısmen de olsa kurtulabilirse; mutlu olamasa bile, istencin yarattığı keder ve zorluklardan uzak kalabilir.

Aşka ve Kadınlara Dair – Aşkın Metafiziği- isimli eseri, Schopenhauer’ın; kadınları, aşkı ve cinsel aşkın metafiziğini analiz ettiği kısa bir tezidir.

İki bölümde ele adığı eserinin ilk bölümü Kadınlara Dair’dir. Ona göre kadınlar zihinsel ya da bedensel hiç bir büyük iş için yaratılmamıştır; onlar sabırlı birer yoldaş olmak, çocuk doğurup büyütmek için vardır. Kadınlardan “Philister” diye bahseder ve bu kelimeyi önceki eserlerinden birinde yine kendisi tanımlamıştır; Philister, zihinsel ihtiyaçları olmayan insan diye tarif edilir. Kadınlar sakin ve önemsiz bir hayat sürmelidir. Çok fazla mutlu ya da mutsuz olmamalıdırlar. Onlar gerçekte önemli olan hiçbir şeyi ciddiye almaz, anlayamazlar; önemsedikleri, dikkat ve emek verdikleri şeyler; birinin gönlünü kazanmak, giyim, kuşam, dans, cilt bakımı ve bunlarla bağlantılı şeylerdir. Ona göre doğa da bu duruma uygun hareket eder; gençliklerinde kadınlar büyüleyici bir güzelliğe sahip olurlar ki böylece onlara bakıp onları koruyacak bir erkeği elde edebilsinler. Bir çocuk doğurduklarında ise bu güzellik silinmeye başlar, çünkü olması gereken olmuştur.

Schopenhauer, Avrupa’da kadınlara gereksiz ve yapay bir önem ve değer verildiğinden yakınır. Kadınlara aslında sahip olmadıkları niteliklerin bahşedilmesi, onların olmadıkları gibi değerlendirilip gösterilmesi en başta onlara haksızlıktır; bu gerçek olmayan yaklaşım öncelikle onlar üzerinde kaldıramayacakları bir baskı oluşturacaktır. Ayrıca bu durumu gerçekmişçesine kabullenen kadınlar sonuçta kendi doğal rollerine yabancılaşacak, aynı zamanda büyük işlerde başaramayacaklar, böylelikle her iki alanda da başarısız olacaklar ve mutsuzluğa sürükleneceklerdir. Kadınlara hakettikleri değer ve önemin verilmesi hem onları gerektiği kadar mutlu edecek hem de erkekleri rahata erdirecektir. Çokeşliliği erkekler için bir hak olarak görür, tekeşlilikse doğal olmayan, zorlama bir durumdur. Karısı hastalanan, çocuk doğuramayan ya da zamanla kendisi için yaşlı hale gelmiş bir erkeğin ikinci bir kadın almaması için mantıklı bir neden yoktur. Bu konuya Türkler’in yaklaşımını bilgece bulması ilginçtir; Bir Türk dostunun deyişiyle, Türkler kadınlarını sadece tohumlarını bırakabilecekleri bir tarla olarak görürler.

İkinci kısımda ise Cinsel Aşkın Metafiziği’ni ele alır. Aşk türlü şiir ve sanat eserlerinde yer alır, insanları delirtecek kadar güçlü, onlara cinayet işletecek kadar büyüleyici olabilmektedir. Ancak ne kadar yüce görünürse görünsün her türlü aşk bütünüyle cinsiyet güdüsünden kaynaklanır. Aşkın belirlediği şey gelecek neslin oluşturulmasıdır. Bu yüzden aşk yüksek öneme sahip bir meseledir. İki sevgilinin artan muhabbeti, ileride ebeveynleri olacakları yeni varlığın yaşama iradesidir; onların ilişkileriyle yeni bir varlığın yaşam kıvılcımı tutuşur.

Farklı cinsiyetten iki kişiyi böyle güçlü ve engellenemez biçimde birbirine çeken şey aslında yaşama iradesidir. Kişilerin birbirlerini sevmeye başladıkları zaman yeni bir varlığın hayatının çıkış noktasıdır. Dünyaya gelen yeni varlık, babasının irade ve kişiliğini, anasının zekâsını ve her ikisinin vücut yapısını alır.

Bununla beraber tutkulu aşk kişilerin birbirine uygunluğundan da kaynaklanır. İki kişi birbirine ne kadar kusursuz biçimde uygunsa, tutkuları da o kadar güçlü olacaktır. Bunun tam tersi durumda, iki kişinin mizaç, kişilik, düşünme tarzı ve düşünsel yeterlilik anlamında uyuşmadığı durumda bir aşkın doğması da olasıdır. Böyle bir aşk kişileri her şeye karşı körleştirecek ve mutsuzluğa sürükleyecektir.

Schopenhauer’ a göre, bencillik kişinin derinlerine kök salmıştır, her bireyde istisnasız vardır ve kişiyi harekete geçirebilmek için hiç tereddüt duymadan bencilce amaçlara güvenilebilir. İşte doğa da bireysel amaçlarını gözeten bireye  bir çeşit yanılsama yerleştirir. Yaptığı şey baştan aşağı türün yararına olduğu halde ona bunu kendisi için faydalıymış gibi gösterir. Kişi kendi amaçlarına hizmet ettiğini zannederken aslında buna kölelik eder. Birey cinsiyet dürtüsüne sahiptir ve bunun tatmininin başka bir bireyin güzelliği ya da çirkinliği ile ilgisi yoktur. İşte bu noktada kişi bu kadar özenli ve seçici olmasını bu ilgiye bağlasa da, bu asıl olarak türün kusursuz bir örneğini meydana getirmeyi amaçlar.  Bundan dolayı kişilerin iki tercih şekli vardır; kişi ya en güzel kimseleri tercih eder ya da kendisinde eksik olan özellikleri başkasında arar ve hatta kendisinde eksik olan kusurları başkasında güzellik olarak görebilir. Güzel bir kadın gördüğünde onunla olmanın kendisini dünyadaki her şeyden daha çok mutlu edeceğini düşünen erkeğin hissettiği bu aldatıcı çoşkunluk durumu aslında türün duyuşundan başka bir şey değildir. Bu duyuş türün karakterini en iyi biçimde dile getiren özelliklerin korunması seçimine dayanır ve bu yüzden güzellik önemli bir güce sahiptir. Yani bir erkeği güzel bir kadını seçmeye iten gerçekte türde en iyi olanı amaçlayan içgüdüdür; ancak erkek böyle yaparak sadece zevkini artırmak arayışı içinde olduğunu düşünür. Bir böceğin belirli bir çiçeği seçerken gösterdiği özen ile bir erkeğin kadını seçerken gösterdiği özen birbirine çok benzer ve aynı iradenin ürünüdür. Bu şekilde hareket eden her aşık, sonunda ulaştığı hazzın herhengi bir cinsel tatminden hiçbir farkının olmadığını anladığında büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaktır; bu tatmin sadece türün yararınadır ve türün iradesinin etkisi altındadır.

Doğaları gereği bir erkeğin aşkı karşılık gördüğü andan itibaren azalır, sahip olduğu kadın dışında tüm kadınlar ona daha cazip gelir, kadının aşkı ise karşılık gördüğü andan itibaren artar. Bunun sebebi doğanın türün korunmasını ve mümkün olduğunca büyük bir çoğalmayı hedeflemesidir. Bir erkek kolaylıkla yılda yüzün üzerinde çocuk yapabilecekken, bir kadın ne kadar fazla erkekle sevişirse sevişsin en fazla bir çocuk yapabilir. Bu yüzden erkekler her zaman başka kadınları isterlerken, kadınlar bir erkeğe bağlı kalırlar.

Türün seçiminde erkekleri yönlendirici etkenler; yaş, üreyebilirlik, sağlık, kemik yapısı, tombulluk, ve çehredir. Kadınları ise; güç ve cesaret yönlendirir. Ayrıca kadının çocuğuna veremeyeceği şeyler de önemli rol oynar; omuz genişliği, kas gücü, cesaret, sakal ve benzeri şeyler. Bundan dolayı kadın çirkin bir erkeği sevebilir, çünkü onun kusurlarını kendisi giderebilecek ve onu tamamlayabilecektir; ancak erkeksi olmayan bir erkeği asla sevmez.

İnsan kendisinde eksik gördüğü şeyi sever ve bu şekilde kusurlu olarak ortaya çıkan tür düzelme eğilimine girer. Bu şekilde bir tür birbirini bertaraf etme durumu ortaya çıkar. Bu sebeple, aşıklar ruh uyumlarından bahsederken, asıl olarak meydana getirecekleri varlığın mükemmeliyetinden bahsederler.

Bütün zamanlardan şairler bir çok tarz ve şekilde aşk arzusunu dile getirirler. Bu arzu, bir kadının elde edilmesinin sonsuz bir mutluluk, kaybedilmesinin ise dayanılması imkansız bir acı ve mutsuzluk meydana getireceğini düşündürtür. Ancak bu arzu ve acı ihtiyaçlarını gelip geçici bir insanın gereksinmelerinde bulamaz; sadece türün sınırsız bir ömrü vardır ve bu sebeple sadece tür sınırsız acı ve arzulara sahip olabilir.  Tüm bunlar insanın dar yüreğine hapsedilir. Böyle bir yürek bu sonsuz neşe ve kederi dile getirecek uygun bir ifade bulamayabilir. Yani aşk şiirlerinin malzemesi, kaynağı da budur; dolayısıyla o dünyevi şeylerin ötesine yükselebilir. Sevilen kimseye duyulan sevgi ve hayranlık gerçek kusursuzluklara ve özelliklere dayandırılamaz. Zaten çok seven kimse çoğu zaman sevdiğini yeteri kadar tanımaz.

Görüldüğü gibi, Schopenhauer, cinsiyetçi yaklaşımın bugün nefret edilen her öğesinin, her tezinin yenilmez savunucusu ve fikir babası sayılabilir. Kadınların haklarını kazanmaya başlıyor oluşu, kadın erkek eşitliğinin düşüncesi bile onu çileden çıkarmaya yetmektedir. Bu durumda annesi ile olan ilişkilerinin rol oynadığı söylenebilir. Aşk hakkındaki fikirlerinden bazıları yine kadınlara bakış açısından temellenir; ancak aşkın türün varoluş iradesinden tezahür etmesi ve bu irade üzerinden savunduğu fikirler, günümüzdeki cinsiyetçi ve kişileri metalaştıran bakış açısı da göz önünde bulundurulunca tartışmaya değerdir. Yine bu fikirler içinde her düzeyde çelişki bulmak mümkündür. Kadınların zihinsel kapasitesinin basit şeylerle sınırlı olduğunu anlatır, sonra çocuğun anasının zekasını aldığını söyler. Çocuk böyle bir kapasiteyi miras alıyorsa, kendisi nasıl büyük bir düşünür olabilmiştir? Yine Zihinsel açıdan uyuşmayan iki insanın mutsuz olacağını söylemesi, kadınların zihinsel ihtiyaç ve yeteneklerinin olmadığını defalarca vurgulamasıyla çelişir. Ayrıca türün mükemmelleşmeye yönelimi ve doğacak olanın mükemmelliği gibi konulardaki fikirleri, kendisinden sonra gelecek ırkçı görüşleri etkilemiş olabilir.

Bu tez, Schopenhauer’ın kadınlara, hayata bakışını ve daha önemlisi felsefesinin dinamiklerini anlamak için önemlidir.

Nietzsche

Yayınlandı: on Haziran 19, 2010 at 20:42  Yorumlar (16)  

Jean-Jacques Rousseau – Yalnız Gezerin Düşlemleri

Jean-Jacques Rousseau “Acı ve boşuna bir karşı koymanın yorgunluğuyla uzlaşmayan o her şeye katlanmanın verdiği dinginlikle derdimi unutabildim.”

“İnsanlar, toplum yaşamının bütün zevkini yüreğimden kopardılar. Artık bu yaşta o zevki duyamam; iş işten geçti. Bundan böyle iyilik de kötülük de etseler, onlardan gelen her şeye karşı ilgisizim; ne yaparlarsa yapsınlar karşıtlarım benim için hiçbir şey yapamazlar.”

“Bu dünyada umacağım ya da korkacağım şey kalmadı; uçurumun dibinde rahatım; mutsuz bir ölümlü ve tanrı’nın kendisi gibi duygusuz.”

“Kendimle karşı karşıya kalmak alışkanlığım, sonunda bana dertlerimi duyumsatmaz oldu. Mutluluk kaynağının bizde bulunduğunu, mutlu olmasını bileni mutsuz etmenin insanların elinde olmadığını deneyimimle öğrendim.”

“Yalan söylemek, dışa vurulması gereken bir gerçeği saklamaktır.”

“Başkalarına karşı adil olmak gerekliyse, kendimiz için de gerçekçi olmak gerekir.”

“Zayıfın özü her zaman güçlünün yararına kullanılır.”

“İnsanlar duyarlığıma egemen oldukları sürece, onların istediği gibi bir adamım; ama, bir an için fırsat buldum mu doğanın dilediği gibi olurum; ne derlerse desinler, değişmeyen durumum budur.”

“Mutluluk sürekli bir ruh durumudur ki, yeryüzünde insanlar için kurulmuşa benzemez; bu dünyada her şey, kararsızlığı gösterir.”

Yayınlandı: on Mayıs 9, 2010 at 22:33  Yorum yapın  

Sigmund Freud – Günlük Yaşamın Psikopatolojisi

Sigmund Freud Freud, özel adların, yabancı sözcüklerin unutulmasının, adların ve sözcüklerin sırasının karıştırılmasının, konuşurken yapılan yanlışlıkların, okuma ve yazmadaki yanlışlıkların, yanılgıların ve rastlantısal eylemlerin aslında bilmeden yapılmadığını, bunların pek de rastlantısal olmadığını, bilinçaltının, korku ve tutkuların bu gündelik yanılgıları nasıl etkilediğini anlatıyor bu kitabında.

Böyle şeyleri analiz edip anlamlandırıyor olmasının başka türlü anlam verme çabalarından nasıl ayrıldığını da açıklıyor: “Boş şeylere inanan bir insandan şu yönlerimle ayrılıyordum: Dış rastlantılara inanırım ama iç kazalara inanmam. Boş şeylere inanan kimsede durum bunun tam karşıtıdır. Rastlantısal ve yanılgılı eylemlerden haberi yoktur, ruhsal rastlantıların varlığına inanır. Böylece de dışsal rastlantılara bir anlam verme eğilimindedir. Boş şeylere inanan biri ile benim aramda iki ayrım vardır: İlki, o güdüsünü dış dünyaya yöneltirken ben bunu iç dünyama yöneltirim. İkincisi, o kazayı bir olayla açıklar, bense bunu düşünülerimle açıklarım. Onun gizli saklı olduğuna inandığı şey, benim bilinçaltımdadır. Bilinçli bilgisizlik ile ruhsal rastlantısallık güdüsünün bilinçsiz bilgisi, boşinanların ruhsal kökenlerinden biridir. Çünkü boş şeylere inanan birinin kendi rastlantısal eylemlerinin güdüsünden haberi yoktur. Kısacası, mitolojik kavramların büyük bir bölümü dış dünyaya yöneltilmiş ruhbiliminden başka bir şey değildir.”

Çok kullanılan ve çoğunlukla yanlış bilinen/anlaşılan “Freud Sürçmesi” kavramı bu kitapla ortaya çıkmıştır. Anlatılan birçok şey o kadar mantıklıdır ki; insan zaman zaman yazılanları daha önce bildiği izlenimine kapılabilir.

Yayınlandı: on Nisan 27, 2010 at 22:55  Yorum yapın  
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.