Korkmaz: İnsan gerçekten istediği bir şeyi yapmak için ne zaman geç kalmış sayılır, ne zaman önüne gelene boyun eğmeli ve olduğu gibi kabul etmelidir?
Eleni: Bunu düşündüm uzun uzun. Sanırım sadece ölüme boyun eğebiliriz, olduğu gibi kabul edebiliriz. Boyun eğmek hiçbir insan için mümkün değil. Dışavurumu farklı görünse bile mümkün değil. Çünkü doğal değil. Tevekkül dinin tanrıdan sonraki en büyük yalanıdır bana göre. Ömür boyu tepkisiz kalıp sonsuz bir itaat gösterebilirsin ama bunu sadece gösterebilirsin. Yaşayamazsın.
Korkmaz: Başka bir bakış açısı olsun: Aslında her şeye boyun eğiyoruz. Herkes ve her şey eğiyor. Her şeyi olduğu gibi kabul ediyoruz ve zaten başka türlüsü mümkün değil. Tanrı ve diğer saçmalıklardan tamamen bağımsız. Her şeyin nesnel olarak bir varoluşu var ve bundan başka türlüsü mümkün değil. Diğer her türlü algı bir tür yanılsamadan ibaret.
*
*
Eleni: İnsanların bilinçaltlarıyla ilgili yorum yapanları sonsuz kendini bilmez buluyorum. Bana göre kendi bilinçaltımızla ilgili yorum yapmak bile hadsizlik. Hele ki bir insan evladı “ben onun bilinçaltında yatanı biliyorum” benzeri bir cümle kurarsa kanım donuyor. Aslına bakarsan insanları söyledikleri ve yaptıkları şeyler dışında yargılamaya da karşıyım. Bu bilinçaltı yargılamasının yanında hiç kalır ama olsun. Mesela “ben salağım” dedim. “Salaktır” deyip devam etmeli karşımdaki. “Aslında değildir de şöyle düşünüyordur” dememeli. Ne bileyim bize son derece ikiyüzlü gelen bir şey düşün. Patronuna “ne muhteşemsiniz, ne zekisiniz” diyen bir adam. Bu noktada aslında “böyle düşünmüyor, yalakalık yapıyor” demek “ikiyüzlü” demek bir çeşit iç ikiyüzlülük. Şöyle diyebiliriz: “bence patron embesilin teki, bu adam nasıl böyle diyebiliyor ki?” Ama diyebiliyor ki diye yargılayabiliriz ancak. Düşünebiliyor ki diye yargılayamayız. Tam anlatamıyorum. Elma elmadır. Kurtludur, tazedir, çürüktür, güzeldir ama elmadır. Bu aslında armut ama elma gibi duruyor demeyiz hiç. İnsanlar da böyle. Kendini nasıl gösteriyorsa, yansıtıyorsa, algılatıyorsa bir adim bile öteye gitmeden içine girmeye çalışmadan kabul etmeliyiz diye düşünüyorum. O görünüşe ve algılayışına göre o adamı beğenmeyebilirsin. Buna karşılık yapacağın tek şey uzak durmak olmalı. İnsanları ve toplumları ilgilendiren bariz yalanlardan, dolandırıcılıklardan bahsetmiyorum. Son derece kişisel bir şeyden bahsediyorum. Sana dair, bana dair. Sıradan günlük hayattaki komplo teorileri. Boşuna düşündüğümüz her şey yani. Yahu yalaka olmak isteyemez miyim? Dışarıda başımı kapatıp merdiven altında her önüme gelenle oynaşmak isteyemez miyim? Aptal adamın tekine iltifatlar yağdırıp egosunu şişirmek isteyemez miyim? Yaşasın yalakalık ve ikiyüzlülük özgürlüğü! Yaptığın şeylerin hesabını gerçekte yalnızca kendine verirsin. Biz kimiz ki başkalarına hesap soruyoruz? Kendi hesabımızı tutamadan. Bir çeşit yalınlaşmaktan bahsetmeye çalışıyorum. Bu konuda daha önce hiçbir şey okumadığımdan tam anlatamıyorum galiba. Sen de bir düşünsen ve yardımcı olsan çok sevinirim.
Korkmaz: Böyle düşünmene sevindim. Kendi ne diyorsa odur, değil mi? Aksini okuyabildiğini düşünsen bile kişinin söylediğini kabul etmeli, doğru saymalısın. Hem de gerçekten doğru saymalısın, rol değil. Salağım dediysen salaksın demektir, seni senden daha iyi tanıdığımı, bildiği iddia etmem nasıl bir kendini bilmezliktir? Patronuna yalaklanan adam en azından o an için öyle düşünüyordur ve bunun ardındaki motifler bizi ilgilendirmemeli. Evet, uzak durmaktır ama bu türden bir uzak durmak kendi içinde farklı bir yargılama süreci barındırmıyor mu? Haklısın, bu bir özgürlük olarak değerlendirilebilir. İnsan öteki türlüsünü, yani yalaka olmamayı, dürüst ve tutarlı olmayı seçebilir ama sadece kendi için seçebilir. Diğerleri için değil. Demek istediğini gayet iyi anlıyorum. Cidden, özellikle Ankara’ya geldiğimden beri yaşadığım için anlıyorum. Bu çeşit bit yalınlaşma yanında farklı düzeyde bir yalıtılmayı da getiriyor.
*
*
Eleni: Neden kötü şeyler düşünmek konusunda bu kadar başarılıyım diye düşündüm dun gece. Diğerlerine kızıyorum bu konuda. Ama ben hepsinden daha iyiyim. Galiba yaşım gereği yaygara kopartmadığım için belli olmuyor. Tek farkım bu. Sen de başarılısın bu konuda. Sanki düşündüğümüz kötü şeyler başımıza geldiğinde -benim çoğu zaman geliyor- mutlu olacağız. İyi, güzel şeyler düşünmek, hareket gerektiriyor. Az ya da çok. Çoğunlukla kendin ve başkaları için güzel şeyler hayal edersen bir köşede oturup sabaha kadar sigara içemezsin. Yapamazsın. Çalışman, okuman gerekir. İyi bulduğun her neyse buna inandığın ölçüde çalışman, uğraşman gerekir. Oysa kötü düşünmek müthiş rahat. Bunalıma girmek de öyle.
Korkmaz: Hayır. Aslında kötü düşünmek, bunalım daha zor. Zor ve uğraştırıcı, tüketici. Zaten bu kadar başarılı olmamızın sebebi bu, uğraştırması, tüketmesi. Böyle olmasak oluşacak boşluğu bir düşünsene, ne yapardık? Her şey güzel, bir problem yok. Böyle bir durumda gündelik tavırlarımızda bile bir boşluk, bir anlamsızlık olurdu gibi geliyor. Bir diğer nokta da bu ruh hali ve düşünce şeklinin fazlasıyla tanıdık, alışıldık olması. Çok bize ait. Öteki türlüsü öylesi yabancı geliyor ki, zor olduğuna dair bahaneler üretiyoruz. Düşünsene: Neşeli ve problemsiz bir hayat, sürekli her şeye gülüyorsun, genel bir mutluluk hali var ve hayata umutla bakıyorsun, gelecekten ve insanlardan güzel şeyler bekliyorsun. Son cümleyi okurken aklına gelen olumsuz sıfat sayısını düşünsene. Çok yabancı.
*
*
Eleni: Yıllar önce bir televizyon programında depresyondaki insanlardan bahseden -nadir olarak karşımıza çıkan- akıllı bir psikolog görmüştüm. Depresyondaki bir adama “haydi kalk, atla, zıpla, hayat güzel, hareket et, sinemaya git” vs. demenin ne kadar anlamsız olduğundan bahsetti. Bu insanı çamura saplanmış bir araba gibi düşünün dedi. Ne kadar çok hareket ederse (daha doğrusu etmeye çalışırsa, çünkü hiçbir zaman yol alamayacaktır) daha dibe gideceğini, en akıllıca olanın belirsiz bir zamanda çamurun kurumasını beklemek olduğunu anlattı. Çok hoşuma gitmişti. Şimdilerde bunu düşünüyorum. Çamur kendiliğinden kurumaz ki. Arabadan dışarı bir sıvı akışı olmasa bile kurumaz. Yağmur yağar, köpek işer, … Böyle bir durgunlukta kendimizi temizleyebileceğimiz bir yaşantımız yok ki. Depresyona girdiğimizde, her şeyi durdurup, babaannemizin deniz kenarındaki yazlığında kitap okuyup bohem bir hayat sürerek kendimizi dinlemiyoruz. Yabancı filmlerdeki gibi değil hiçbir şey. Tam tersine bizi bunaltan, daraltan, çamura saplayan her ne varsa onlarla birlikte yaşamaya devam ediyoruz.
*
*
Korkmaz: … bir şey de ben ekleyeyim. İnsanlar tanrıya inanıyor. Yaptıklarının bir karşılığı var, onları bilen, gören birileri var, yani toplamda tek başlarına değiller. Kimse yoksa büyük adam/kadın var(benim çocukken hayal ettiğim tanrı kadındı). Bunu geçiyorum.
Belli düzeyde de olsa milliyetçi insanların çoğu. Bu bir tür birliktelik hissi yaratıyor olmalı. Yani kendi gibi insanlar var ve bununla övünüyor (kavramın ırka dayalı kısmını konuyla alakasızlığından dolayı yok sayıyorum), kendini yalıtılmışlıktan kurtarıyor. Veya kendiyle ilgili sevdiği şeyleri diğerlerine atfediyor ve aynı şeyi yapıyor. Milliyetçilik deme, geleneksellik de. Şu noktada aynı işleve sahip. Bunu da geçiyorum.
Tüketim önemli bir eylem bir çoğu için. Kendini bu yolla da ifade edebiliyor insan ve bu duyulduğunda düşünülen kadar absürt ve yaygın olmaktan uzak bir durum değil aslında. Bu şekilde yine bir topluluğa, bir kesime ait oluyorsun. Bunu da geçiyorum.
İnsanlar değer vermek, sevmek, âşık olmakla mülkiyet kavramını temelden iç içe geçiriyorlar. Onlar için sevmek, değer vermek ve mutluluk; sahip olmak ve ait olmakla iç içe.
Böyle onlarca şey sayabilirim, insanlar bir başına kalmaktan(fiziksel ve psikolojik olarak), yalıtılmışlıktan kaçıyorlar. Ama saymayacağım, bunu da insan okuyacak sonuçta.
Asıl noktaya geliyorum. Ben(biz diye yazmıştım ilk, sonra fazla cüretkâr geldi, sen sonradan eklersin belki) bunların hiçbirine inanmıyorum; asla milliyetçi değilim, toplumsal saçmalıkların hiçbirine zerre değer vermiyorum. Sevgiyi mülkiyetle bağdaştıramıyorum (bu yeni bir keşif aslında benim için). İnsanlar sahip olmadan da sevebilmeli. Ait olmadan da mutlu olabilmeli. Birini sevmek diğerlerinden yabancılaştırmamalı. Ya da var olan yabancılığın düzeyini değiştirmemeli en azından. Bunların hiçbirini kendim için geçerli göremiyorum. Sonuçta kendimi neye ve nasıl ait hissedebilirim ben? Ya da yalıtılmışlıktan nasıl kaçabilirim? Yalnızlık bir öznitelikmiş gibi geliyor bana, bu yüzden yanımda birileri olsa, biriyle birlikte olsam bile sanki “insanlarla dolu bir yalnızlık” yaşıyormuş gibi hissediyorum. Bu böyleyken yalnız olmamak mümkün mü?
“Böyle onlarca şey sayabilirim, insanlar bir başına kalmaktan(fiziksel ve psikolojik olarak), yalıtılmışlıktan kaçıyorlar” demiştim, bu bir niyet ya da bilinçaltı okuma çabası değildi. Bebekken, çocukken yalnız kalınca niye ağlarız? Bu niye en büyük korkumuzdur? Demem o ki, belki de güdüsel bir şey bu kaçış. Tehlikeden kaçmak gibi. Bu güdüselliğe, kaçış duygusuna, her neyse ona, insan olarak sahipken ancak bundan kurtulacak enstrümanların hepsini çürütmüş/dışlamış/yok etmişken, nasıl sıradan, normal ve mutlu olabilir insan?








