Arthur Schopenhauer – Aşka ve Kadınlara Dair, Aşkın Metafiziği

Arthur Schopenhauer Arthur Schopenhauer Alman bir filozoftur. 1788-1860 arasında yaşamıştır. Goethe ile bir dönem dost olduğu bilinen Schopenhauer’ın, bu yazar dışında Eflatun ve Kant’tan etkilendiği söylenebilir. Felsefesinin Kant idealizmine ve hint filozoflarına  dayandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Nietzsche üzerindeki etkisi sebebiyle adının gölgede kaldığı söylenebilir. Nietzsche dışında etkilediği büyük filozof ve düşünce insanlarından bazıları; Freud, Jung, Einstein, Tolstoy, Wagner ve Sartre olarak sıralanabilir. Felsefesinin ilkesel kavramları istenç, irade ve kötümserlik olarak görülebilir. Karamsar ve kinci bir düşünce yapısı geliştirirken, akla kuşkuyla yaklaşmıştır. Dünyanın ve yaşamın özü iradedir ve irade bir zorunluluk olarak doğada ortaya çıkar. Fikirlerindeki karamsarlığın bu noktada ortaya çıktığı söylenebilir. Ona göre mutlu bir yaşam olanaksızdır, insan istencin köleliğinden kısmen de olsa kurtulabilirse; mutlu olamasa bile, istencin yarattığı keder ve zorluklardan uzak kalabilir.

Aşka ve Kadınlara Dair – Aşkın Metafiziği- isimli eseri, Schopenhauer’ın; kadınları, aşkı ve cinsel aşkın metafiziğini analiz ettiği kısa bir tezidir.

İki bölümde ele adığı eserinin ilk bölümü Kadınlara Dair’dir. Ona göre kadınlar zihinsel ya da bedensel hiç bir büyük iş için yaratılmamıştır; onlar sabırlı birer yoldaş olmak, çocuk doğurup büyütmek için vardır. Kadınlardan “Philister” diye bahseder ve bu kelimeyi önceki eserlerinden birinde yine kendisi tanımlamıştır; Philister, zihinsel ihtiyaçları olmayan insan diye tarif edilir. Kadınlar sakin ve önemsiz bir hayat sürmelidir. Çok fazla mutlu ya da mutsuz olmamalıdırlar. Onlar gerçekte önemli olan hiçbir şeyi ciddiye almaz, anlayamazlar; önemsedikleri, dikkat ve emek verdikleri şeyler; birinin gönlünü kazanmak, giyim, kuşam, dans, cilt bakımı ve bunlarla bağlantılı şeylerdir. Ona göre doğa da bu duruma uygun hareket eder; gençliklerinde kadınlar büyüleyici bir güzelliğe sahip olurlar ki böylece onlara bakıp onları koruyacak bir erkeği elde edebilsinler. Bir çocuk doğurduklarında ise bu güzellik silinmeye başlar, çünkü olması gereken olmuştur.

Schopenhauer, Avrupa’da kadınlara gereksiz ve yapay bir önem ve değer verildiğinden yakınır. Kadınlara aslında sahip olmadıkları niteliklerin bahşedilmesi, onların olmadıkları gibi değerlendirilip gösterilmesi en başta onlara haksızlıktır; bu gerçek olmayan yaklaşım öncelikle onlar üzerinde kaldıramayacakları bir baskı oluşturacaktır. Ayrıca bu durumu gerçekmişçesine kabullenen kadınlar sonuçta kendi doğal rollerine yabancılaşacak, aynı zamanda büyük işlerde başaramayacaklar, böylelikle her iki alanda da başarısız olacaklar ve mutsuzluğa sürükleneceklerdir. Kadınlara hakettikleri değer ve önemin verilmesi hem onları gerektiği kadar mutlu edecek hem de erkekleri rahata erdirecektir. Çokeşliliği erkekler için bir hak olarak görür, tekeşlilikse doğal olmayan, zorlama bir durumdur. Karısı hastalanan, çocuk doğuramayan ya da zamanla kendisi için yaşlı hale gelmiş bir erkeğin ikinci bir kadın almaması için mantıklı bir neden yoktur. Bu konuya Türkler’in yaklaşımını bilgece bulması ilginçtir; Bir Türk dostunun deyişiyle, Türkler kadınlarını sadece tohumlarını bırakabilecekleri bir tarla olarak görürler.

İkinci kısımda ise Cinsel Aşkın Metafiziği’ni ele alır. Aşk türlü şiir ve sanat eserlerinde yer alır, insanları delirtecek kadar güçlü, onlara cinayet işletecek kadar büyüleyici olabilmektedir. Ancak ne kadar yüce görünürse görünsün her türlü aşk bütünüyle cinsiyet güdüsünden kaynaklanır. Aşkın belirlediği şey gelecek neslin oluşturulmasıdır. Bu yüzden aşk yüksek öneme sahip bir meseledir. İki sevgilinin artan muhabbeti, ileride ebeveynleri olacakları yeni varlığın yaşama iradesidir; onların ilişkileriyle yeni bir varlığın yaşam kıvılcımı tutuşur.

Farklı cinsiyetten iki kişiyi böyle güçlü ve engellenemez biçimde birbirine çeken şey aslında yaşama iradesidir. Kişilerin birbirlerini sevmeye başladıkları zaman yeni bir varlığın hayatının çıkış noktasıdır. Dünyaya gelen yeni varlık, babasının irade ve kişiliğini, anasının zekâsını ve her ikisinin vücut yapısını alır.

Bununla beraber tutkulu aşk kişilerin birbirine uygunluğundan da kaynaklanır. İki kişi birbirine ne kadar kusursuz biçimde uygunsa, tutkuları da o kadar güçlü olacaktır. Bunun tam tersi durumda, iki kişinin mizaç, kişilik, düşünme tarzı ve düşünsel yeterlilik anlamında uyuşmadığı durumda bir aşkın doğması da olasıdır. Böyle bir aşk kişileri her şeye karşı körleştirecek ve mutsuzluğa sürükleyecektir.

Schopenhauer’ a göre, bencillik kişinin derinlerine kök salmıştır, her bireyde istisnasız vardır ve kişiyi harekete geçirebilmek için hiç tereddüt duymadan bencilce amaçlara güvenilebilir. İşte doğa da bireysel amaçlarını gözeten bireye  bir çeşit yanılsama yerleştirir. Yaptığı şey baştan aşağı türün yararına olduğu halde ona bunu kendisi için faydalıymış gibi gösterir. Kişi kendi amaçlarına hizmet ettiğini zannederken aslında buna kölelik eder. Birey cinsiyet dürtüsüne sahiptir ve bunun tatmininin başka bir bireyin güzelliği ya da çirkinliği ile ilgisi yoktur. İşte bu noktada kişi bu kadar özenli ve seçici olmasını bu ilgiye bağlasa da, bu asıl olarak türün kusursuz bir örneğini meydana getirmeyi amaçlar.  Bundan dolayı kişilerin iki tercih şekli vardır; kişi ya en güzel kimseleri tercih eder ya da kendisinde eksik olan özellikleri başkasında arar ve hatta kendisinde eksik olan kusurları başkasında güzellik olarak görebilir. Güzel bir kadın gördüğünde onunla olmanın kendisini dünyadaki her şeyden daha çok mutlu edeceğini düşünen erkeğin hissettiği bu aldatıcı çoşkunluk durumu aslında türün duyuşundan başka bir şey değildir. Bu duyuş türün karakterini en iyi biçimde dile getiren özelliklerin korunması seçimine dayanır ve bu yüzden güzellik önemli bir güce sahiptir. Yani bir erkeği güzel bir kadını seçmeye iten gerçekte türde en iyi olanı amaçlayan içgüdüdür; ancak erkek böyle yaparak sadece zevkini artırmak arayışı içinde olduğunu düşünür. Bir böceğin belirli bir çiçeği seçerken gösterdiği özen ile bir erkeğin kadını seçerken gösterdiği özen birbirine çok benzer ve aynı iradenin ürünüdür. Bu şekilde hareket eden her aşık, sonunda ulaştığı hazzın herhengi bir cinsel tatminden hiçbir farkının olmadığını anladığında büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaktır; bu tatmin sadece türün yararınadır ve türün iradesinin etkisi altındadır.

Doğaları gereği bir erkeğin aşkı karşılık gördüğü andan itibaren azalır, sahip olduğu kadın dışında tüm kadınlar ona daha cazip gelir, kadının aşkı ise karşılık gördüğü andan itibaren artar. Bunun sebebi doğanın türün korunmasını ve mümkün olduğunca büyük bir çoğalmayı hedeflemesidir. Bir erkek kolaylıkla yılda yüzün üzerinde çocuk yapabilecekken, bir kadın ne kadar fazla erkekle sevişirse sevişsin en fazla bir çocuk yapabilir. Bu yüzden erkekler her zaman başka kadınları isterlerken, kadınlar bir erkeğe bağlı kalırlar.

Türün seçiminde erkekleri yönlendirici etkenler; yaş, üreyebilirlik, sağlık, kemik yapısı, tombulluk, ve çehredir. Kadınları ise; güç ve cesaret yönlendirir. Ayrıca kadının çocuğuna veremeyeceği şeyler de önemli rol oynar; omuz genişliği, kas gücü, cesaret, sakal ve benzeri şeyler. Bundan dolayı kadın çirkin bir erkeği sevebilir, çünkü onun kusurlarını kendisi giderebilecek ve onu tamamlayabilecektir; ancak erkeksi olmayan bir erkeği asla sevmez.

İnsan kendisinde eksik gördüğü şeyi sever ve bu şekilde kusurlu olarak ortaya çıkan tür düzelme eğilimine girer. Bu şekilde bir tür birbirini bertaraf etme durumu ortaya çıkar. Bu sebeple, aşıklar ruh uyumlarından bahsederken, asıl olarak meydana getirecekleri varlığın mükemmeliyetinden bahsederler.

Bütün zamanlardan şairler bir çok tarz ve şekilde aşk arzusunu dile getirirler. Bu arzu, bir kadının elde edilmesinin sonsuz bir mutluluk, kaybedilmesinin ise dayanılması imkansız bir acı ve mutsuzluk meydana getireceğini düşündürtür. Ancak bu arzu ve acı ihtiyaçlarını gelip geçici bir insanın gereksinmelerinde bulamaz; sadece türün sınırsız bir ömrü vardır ve bu sebeple sadece tür sınırsız acı ve arzulara sahip olabilir.  Tüm bunlar insanın dar yüreğine hapsedilir. Böyle bir yürek bu sonsuz neşe ve kederi dile getirecek uygun bir ifade bulamayabilir. Yani aşk şiirlerinin malzemesi, kaynağı da budur; dolayısıyla o dünyevi şeylerin ötesine yükselebilir. Sevilen kimseye duyulan sevgi ve hayranlık gerçek kusursuzluklara ve özelliklere dayandırılamaz. Zaten çok seven kimse çoğu zaman sevdiğini yeteri kadar tanımaz.

Görüldüğü gibi, Schopenhauer, cinsiyetçi yaklaşımın bugün nefret edilen her öğesinin, her tezinin yenilmez savunucusu ve fikir babası sayılabilir. Kadınların haklarını kazanmaya başlıyor oluşu, kadın erkek eşitliğinin düşüncesi bile onu çileden çıkarmaya yetmektedir. Bu durumda annesi ile olan ilişkilerinin rol oynadığı söylenebilir. Aşk hakkındaki fikirlerinden bazıları yine kadınlara bakış açısından temellenir; ancak aşkın türün varoluş iradesinden tezahür etmesi ve bu irade üzerinden savunduğu fikirler, günümüzdeki cinsiyetçi ve kişileri metalaştıran bakış açısı da göz önünde bulundurulunca tartışmaya değerdir. Yine bu fikirler içinde her düzeyde çelişki bulmak mümkündür. Kadınların zihinsel kapasitesinin basit şeylerle sınırlı olduğunu anlatır, sonra çocuğun anasının zekasını aldığını söyler. Çocuk böyle bir kapasiteyi miras alıyorsa, kendisi nasıl büyük bir düşünür olabilmiştir? Yine Zihinsel açıdan uyuşmayan iki insanın mutsuz olacağını söylemesi, kadınların zihinsel ihtiyaç ve yeteneklerinin olmadığını defalarca vurgulamasıyla çelişir. Ayrıca türün mükemmelleşmeye yönelimi ve doğacak olanın mükemmelliği gibi konulardaki fikirleri, kendisinden sonra gelecek ırkçı görüşleri etkilemiş olabilir.

Bu tez, Schopenhauer’ın kadınlara, hayata bakışını ve daha önemlisi felsefesinin dinamiklerini anlamak için önemlidir.

Nietzsche

Yayınlandı: on Haziran 19, 2010 at 20:42  Yorumlar (16)  

Bu yazının geri izlemesini yapmak için URI: http://cashkorkmaz.wordpress.com/2010/06/19/arthur-schopenhauer-aska-ve-kadinlara-dair-askin-metafizigi/trackback/

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri.

16 YorumYorum yapın

  1. olabilir ki schopenhauerin bazi yalnisliklari ve celiskiler var ama dunyayi onun kadar anlamis biri yoktur cok dogru söylúyor

    • Dünyayı anlayabilmek açısından bakarsak elbette ki Schopenhauer’ın dehasını kabul etmemiz gerekir; ancak bu tezi dünya algısı ile doğrudan ilgili olmadığı gibi, baştan aşağı çelişkiler ve yanılgılarla doludur. Burada savunduğu şeyleri çürütecek argümanları kendi yazdığı diğer eserlerinde bulmak mümkündür. Benim açımdan bu tezin önemi, felsefesinin dinamiklerini ve hayata bakışını anlayabilmeme yardım etmesiyle sınırlıdır.

  2. onun yalnislari olabilsin ki kadin ask hakkinda soylediklerindedir ozur dilerim turkce iyi bilmiyorum onun irade hakkinda soylediklerini cok beyeniyorum cok dogrudur insan ozgur iradeye sahip diyildir bu yönde bir cok bilimsel kanitlar da vardir

  3. Feminen bir insan olmamakla birlikte yine de cinsimle ilgili bazı şeyleri kabullenmekte zorlanıyorum. Ancak Schopenhauer’in mantık anlayışını da akılcı buluyorum. Kadınların aksine erkek lerin daha naif çocuksu ve düz mantıklı olduğuna; kadınların bazı evrensel bilinci barındırdıkları için insan olarak gelişime katkı sağladıklarını bunun da böyle basit algılanmaması gerektiğini düşünüyorum.

    • Schopenhauer’ın kadınlarla ilgili söylediği bir çok şeye tepki duymak için feminen olmak gerekmez, insan olmak yeterlidir; tabii ki kabul etmemelisiniz. Mantık anlayışı; dünya, hayat algısı ve bunları nesnel kavrayışıysa dehasının gerçekten görülebildiği yerler. Erkekler ve kadınlarla ilgili söyledikleriniz(genelleme çerçevesinde) mevcut gerçeklik içinde kabul edilebilir gözükse de, bunun şekillenmesinin toplumsal cinsiyet ve ahlak anlayışıyla; hatta daha da genişleterek toplumsal kalıpların tümüyle beslendiğini düşünüyorum.

  4. Bana düşüncelerindeki en büyük eksiklik evrensellik gibi geliyor. Yazdığı şeylerin yaşantısı ve gözlemlerinin ürünü olduğu açık, kabul edilesi yerleri elbette ki var, fakat aynı zamanda bu yazıyı yazarken kendinden çok ço…ok uzak yerlerdeki kadın ve toplum ilişkilerini veya yaratılış sürecini hiç düşünmediğini görmek de mümkün. Açıkcası bu yüzden bu yazıya felsefi bir bakış açısından çok psikolojik bir bakış açısıyla bakasım geliyor.

    • Buna rağmen yaptıklarını tüm dünyaya mal ederek anlatır her zaman. Bu seri(Say Yayınları 6 kitap olarak basmıştı) ancak onu biraz tanımak, felsefesinin dayanaklarını biraz anlamak açısından güzel. Gerekli motivasyonu bulsam “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya” incelenmesi gereken asıl eseri; onun hakkında yazacağım. Schopenhauer’a psikolojik açıdan bakmak da ilginç ve hatta bazen gerekli; sizin de değindiğiniz gibi. Hatta Irvin Yalom “Bugünü Yaşama Arzusu” isimli kitabında Schopenhauer’ın psikanalizini hayatını da romanlaştırarak yapmıştır; bu açıdan güzel bir okumadır.

  5. Belki pek çoğumuz yaşama daha ulvi bir mana ekleme çabasıyla, tabiatın keskin ama çerçevesi belirli düzenini kabullenmekte zorlanıyormuyuz acaba diye düşünüyorum. Geçmişe dönüp baktığımda yaşayıp kabullenmekte zorlandığım bazı durumların Schopenhauer’in fikirleriyle örtüştüğünü görüyorum. Ve sert bir zeminde olduğum hissi beni rahatsız ediyor.

    • Bununla ilgili ne zaman kafa yorsam, bunun boş bir çaba olduğunun; ulvi olması bir yana, yaşama herhangi bir anlam yüklemenin mümkün olmadığının ayırdına varıyorum. Tersi de mümkün geliyor bazen, belki bulunmaya çalışılan ulvi mana bu arayışın kendisi ve bu yüzden kendi içinde bir çözümsüzlük taşıyor. Bu tür bocalamaların ortasındayken bahsettiğiniz sert zeminin farkına varıyorum; öyle bir düzen ki hangi anlam ya da anlamsızlık üzerinden yaklaşılırsa yaklaşılsın bir şey değişmeyecek, her şey yine ona göre şekillenecek. Bunu kabullenmek zor çünkü bu tür bir önemsizleşme, değer verilen düşünsel şeylerin de aslında gerçekte var olmadığını; bunların da diğer bir çok şey gibi sadece yaratılıp kullanıldıklarını kabullenmek demek olabilir.

  6. yorumlarınızı severek ve içselleştirerek okuyorum.. en son yazdığınızın sonu dışında; düşünsel çıktıların olup biten anlamsızlıkların bir parçası demek olduğu gibi bir kabul ediş asla olamaz, bu gerçekleşirse insan canlılık anlamını tamamen yitirir…

    • Teşekkür ederim. Son cümleyle vurguladığım şey de kısmen bu. Schopenhuervari bir bakış açısıyla, doğal bir düzenin bu şekliyle, sert ve dışına çıkılamaz olarak varlığını kabul etmek bizi bu sonuca götürebilir. Başta insana ve canlılığa yüklenen anlamın kaynak ve niteliğine bağlı olarak bu anlam yok olabilir. Kaldı ki bu arayışın kendi ulvi bir mana olarak görülmüyorsa, hayata yüklenebilecek bir anlamın var olup olmadığı önemli bir tartışmadır.

  7. yapılan tüm yorumlar yaşanan şu anın verileri.. kendilerine verilen öğretilerin sonucu oluşmuş ön yargıların 1800 lerde yaşamış birine nekadar empati dışı bakışın bir göstergesi .. kişinin edebi veya pskoljik analizini henüz freud bile ortada yokken siz o döneme nietzsche nin en küçük öğrencileri gibi bakmamalısınız. üstelik felsefe ve bilimin içiçe olduğu bir dönemi eleştirerek ne bu felsefeyi anlayabiliriz nede kendimize pozitif bir katkıda bulunabiliriz.. bir kişin erkek veya kadın olması malesef kendi kontrolünde değil fakat burda bu felsefi akıma etklenti olarak saf ve ari şekilde öze ulaşıp insan olarak insan üstü bir bilgeliği arar isek yeni bir dünyayı görürüz .. bunun kaynağı çok önemli değil sanırım hedefde çok önemli değil çaba ve uğraşı zaten bütünün ve özün ta kendisi oluyor.. bu insan bunu o dönemde yanlızlığı ile başarabilmiş.. cesaret ve yalın olmak zaten kendi isteği.. o yüzden yüceleştirmeyi kabullenmez o yüzden ölmek onun için bir sorun değildir.

    • Nerede ön yargı olabileceğine dair düşünüp yorumları tekrar okuduysam da bir sonuca ulaşabilmiş değilim. Kaçırdığım bir nokta elbette olabilir, gösterilirse değerlendiririm.
      Empati kavramının bir Schopenhauer yapıtı tartışılırken nasıl ve neden kullanılması gerektiğini anlatırsanız, tutarlı olması kaydıyla, sonraki yorumlarımda ek bir yöntem olarak seve seve kullanabilirim.
      Freud, Schopenhauer ve Nietzsche’yi birlikte ele aldığınız kısımda anlatılmak isteneni tüm çabama rağmen anlayabilmiş değilim.
      Pozitif katkı, kişinin yapacağı tanıma göre çok değişken bir anlama sahip olabilir. Ancak bundan bağımsız olarak, bir şeyi yok etmekle kişisel, pozitif bir katkı için eleştirmemek, dokunmamak, sormamak, düşünmemek arasında yapılacak mantıklı seçim, o şeyi yok etmek olacaktır.
      Yeni bir dünya görmek değil, var olanı olduğu şekliyle kavramak ve tümeli görebilmek Schopenhauervari bakış açısıyla seçkinliğe dair bir özelliktir.
      Öz dediğiniz şeyde bir amaç ve/veya anlam tanımlıyorsanız, bahsedilen türde bir arayışın (önceki yorumlarda da değinildiği üzere), böyle bir öz ihtiyacı ve bulma çabasında olunduğu varsayımıyla, öz olduğu kabul edilebilir.

  8. kadınları bukadar aşağılamasını nasıl kabul edebiliyosunuz

    • Etmiyorum.

  9. Kadınlar konusunda bir aşağılamanın değil , gerçekçi bir yaklaşımın söz konusu olduğunu yaşadıklarımdan ve okuduklarımın ışığı altında söyleyebilirim .sevgiler .

    Kadınlara aslında sahip olmadıkları niteliklerin bahşedilmesi, onların olmadıkları gibi değerlendirilip gösterilmesi en başta onlara haksızlıktır; bu gerçek olmayan yaklaşım öncelikle onlar üzerinde kaldıramayacakları bir baskı oluşturacaktır. Ayrıca bu durumu gerçekmişçesine kabullenen kadınlar sonuçta kendi doğal rollerine yabancılaşacak, aynı zamanda büyük işlerde başaramayacaklar, böylelikle her iki alanda da başarısız olacaklar ve mutsuzluğa sürükleneceklerdir. Kadınlara hakettikleri değer ve önemin verilmesi hem onları gerektiği kadar mutlu edecek hem de erkekleri rahata erdirecektir.


Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.