Kılıçlarından kan damlayan Kuzeyli Baronlar, zırhlarını şakırdatarak geldiler, Başpapaz Arnaud Amaury’nin huzurunda diz vurup sordular:
- Kathar sapkınları çoluk çocuk Baziers Katedraline sığınmış. Onları korumak isteyen dini bütün halk, Katoliğiyle, Yahudisiyle aralarına karışmış. Tanrı’nın kullarını şeytana tapanlardan nasıl ayıracağız peder?
Katharlar üstüne haçlı seferini Roma adına yöneten Başpapaz yanıtladı:
- Hepsini öldürün! Tanrı kendi kullarını ayırır.
Baziers Katliamı, 22 Temmuz 1209
(Mine Saulnier’in “Gülün Öteki Adı” isimli eserinden alıntıdır.)
Bloğunuza bu denli takılmamın nedenini artık anlıyorum. Seçtiğiniz konulardakigeniş ufuk. Pek az bilinen ancak çok şey ifade eden terimlerle sanırım bir kapıyı hafifçe aralıyorsunuz. Bu kapıdan başınızı uzattığınızda içerideki mest edici havayı hissedebiliyorsunuz. Ben de bir süre önce Catharlar ile ilgili bir yazı dizisi okumuş böyle bir topluluğun nasıl olur da pek az tanındığını anlayamamıştım.Sanırım insanoğlunun uzun yıllara dayanan deneyimi bize tarihi, kazananların yazdığını gösteriyor. Catharlar her insanın dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetmeksizin eşit yaratıldığı ve bilgilenme yoluyla kardeşçe birlikte yaşayabileceklerine inanıyorlardı. Maddi Dünya’nın kötülüğü nedeniyle taşınmaz mülkiyetine karşı oldukları için topluluk ortalama refahı eşitçe paylaşmayı hedeflemişti.Catharlar, insanca bağlılığa, yürekliliğe, özellikle ateşten korkmamaya ve alçak gönüllülüğe önem veren düşünce yapısına sahiptiler.. Tapınmak için kiliseye gitmeyi “insanın acınası bir hali” olarak görmekteydiler. Bu nedenle kendi tapınmalarını açık havada ya da herhangi bir çatı altında yaparlardı. Belli bir yöne doğru durmayı ve önlerine haç gibi bir şey koymayı anlamsız bulurlardı. Toplu ayinlerinde çepeçevre oturur, birbirlerinin yüzüne bakarlardı. Bu ayinlerin belli bir günü ve saati yoktu. Ne zaman gerekirse düzenlenirdi.Ve inançlarına göre insanı tanrıya yaklaştıran bilgiydi.Cathar inanç sistemi içerisine “aydınlanma” bunun için “gerçeği arama” ve gerçeğe ulaşabilmek için “bilgilenme, bilgi üretme ve üretilmiş bilgiyi paylaşma” kavramları temeldi.Bu günkü manada ilk kağıt üretiminin ve kitap basımının bu toplum tarafından yapıldığıbiliniyor. Şüphesiz ki böyle bir topluluğun varlığı O vakiteki Avrupa için özellikle Katolikler büyük bir tehditti. 20000 kişi, katledilen 20000 aydın insan….Ünlü Troubadour Guiraut Riquier, hüzün dolu şarkısında şöyle anlatır;
“Yedi bin insanı öldürdüler
Azize Magdalena’ya sığınmış yedi bin ruhu,
Sunağa uzanan basamaklar,
Kanla ıslanmıştı.
Çığlıklar kilisede yankılanıyordu.
Sonra çanları çalan keşişleri de öldürdüler.
Başlarını kesmek içinse,
Gümüş haçı kullandılar.”
Bana bunları tekrar anımsattınız, teşekkür ederim…
Teşekkür ediyorum. Belki bir kapıyı hafifçe aralıyorum ya da daha doğru bir ifadeyle bana aralanan kapıyı açık bırakıyorum ama buradan bakmayı seçen insanlar orayı zaten her koşulda göreceklerdir diye de düşünüyorum.
Gülün Öteki Adı kısmen tarihi bir perspektifle Katharlardan Şeyh Bedrettin Destanı’na uzanan bir öykü anlatıyor. Gerçek bir öykü. Bu öyküden ve benzerlerinden görülüyor ki, insanlık hep aynı hayalkırıklığına uğruyor ve bu değişmiyor. Ne zaman Katharlar gibi çağının ötesinde aydın, gerçekten başka türlü bir yaşam yaratabilecek bir topluluk insanlığa mesajlar vermeye başlasa mevcut düzen buna müdahele ediyor ve bu insanları katlediyor. Din çok farklı zamanlarda ve yerlerde, çok farklı gözüken ve hatta birbirini reddeden düzenler kursa da bunlar hep özünde aynı oluyor. İnsanların kendisi için düşünmesini yasaklayan, farklı bir yaşam şeklinin var olduğunu reddeden, itaate dayalı ve bunun dışında olanları katleden bir düzen.
Tüm bunlardan bir umut kalıyor bazen, çoğu zaman fazla iyimser bulduğum ama duyumsamadan geçemediğim bir umut.